28 Ocak 2011 Cuma

İcat Dediğiniz Nedir ki?

İcat etmek değimiz şey, öylece basit bir şey midir? Bazı rastlantısal durumlar olabilir ama esasen bir şeyi icat etmek için günlerce süren emek, sabır, uykusuz geceler, araştırmak gerekir. 

Peki bir ürün, başka ülkelerde mevcut olup da bizim ülkemize geldiğinde bunun adı icat mı olur? Bugünlerde bir reklam dönüyor televizyonlarda "Türkiye'de labneyi kim icat etti" diye hepiniz duymuşsunuzdur. "Türkiye'de icat etmek" diye bir terim ne zaman çıktı acaba? O zaman bende Fransa'da Türk Lokumunu icat edeyim, baktım kazancım iyi İtalya'da da icat ederim, oradan tüm Avrupayı dolaşır, bide Amerikayı yeniden keşfederim, ama lokumla. Ne dersiniz iyi fikir değil mi?

Amacım asla markayı kötülemek değil, aslında severim de markanın ürünlerini ve onlarda bu ürünü piyasaya çıkarmak için, bir sürü Ar-Ge çalışması da yapmışlardır eminim, ama bunun adı icat değil! 


Çok kızıyorum Türk reklamcılık anlayışına. Arada bir güzel reklamlar da çıkıyor, kimsenin hakkını yemeyelim ama insanlar yıllar önce aya çıktı, bizimkiler bisküvi peşinde (aya çıkmaktan vaz geçip annesinin eli değmiş bisküvisini yemeye gelen çocuk). Böylesi bir reklam anlayışımız var işte bizim. 

Reklamcılar, ürün üreticileri ve tüketiciler olarak, daha bilinçli olacağımız günler dilerim. 


Son olarak icat etmek: ilk kez yeni bir şey yaratmak.(bkz. tdk.gov.tr)

26 Ocak 2011 Çarşamba

Bir Hatanın Anatomisi

2 KALEMSORLER, bir çoğunuzun tanıdığı Serhat ve kremkramel'in ortak oluşturdukları bir blog. 6 kelime veriyorsunuz ve size bir öykü oluşturuyorlar. Bende geçen gün onlara 6 kelime verdim ve bende bir öykü yazacağım dedim. 

Kelimeler: mayonez, hız, projeksiyon, gelinlik, süzgeç, ayakkabı boyası
Kırmızı arabasıyla bilmediği sokaklardaydı Mehmet, umarsızca kullanıyordu arabayı. Sadece sokak nereye götürürse onu izliyordu. Hız yapmıyor olması, aslında dikkat çekmemesi açısından iyiydi. Kafasını toplamalıydı önce, sonrada şehirden kaçma planı oluşturmalıydı, arabadan da kurtulmalı ve hatta kılık değiştirmeliydi. Bu düşünceler kafasını bulandırdı, doğru düşünemiyordu, rahatlamak için gözlerini kapattı ve kapatıp açması bir oldu. Hemen otomobili sağa çekti, bir derin nefes aldı, ve kararını verdi, önce otomobilden kurtulmalıydı.

Arabayı sağda gördüğü otoparka park etti ve dikkat çekmeden otoparktan uzaklaştı, çıkarken otopark görevlisi "abi 8'de kapatıyoruz ona göre" dedi. Mehmet " Tamam abi merak etme " dedi, ama içinden " zaten hiç acelesi yok " diye de ekledi. Sokak boyunca ilerlemeye başladı, gördüğü bir hamburgerciye girdi, üç hamburger ısmarladı ve "Hamburgerler ketçapsız ama bol mayonezli olsun lütfen" diye ekledi. Kurt gibi açtı ve dün sabahtan beri, hiç bir şey yemiyor, içmiyordu. Gelen üç hamburgeri bir çırpıda yedi, hesabı öderken 3 şişede su istedi. Şişenin birini açmasıyla, kafasına dikmesi bir oldu. Dükkandan çıktı ve yolda ilerlemeye devam ediyordu. Yemek yediğinden beri artık daha net düşünebiliyordu. Olanların etkisinden hala çıkamamıştı. Gözünün önüne gelen kan görüntüsünü hemen uzaklaştırdı ve yürümeye devam etti. 


İstiklal caddesine ulaşmıştı nihayet. İkinci el kıyafet satan bir dükkandan içeri girdi, kıyafetleri uzunca bir müddet inceledi ve durumları pek iyi olmayan bir pantolon, gömlek, şapka ve ceketi satın aldı. Aldığı kıyafetleri ve suları bir torbanın içerisine koydu. Bir kafeye girdi ve çay söyledi, çayı bir kaç yudumda içti, bir çay daha içmek için neler vermezdi oysa ki, ama gitmeliydi, kaçmalıydı bir an önce. Eşyalarını alıp, lavaboya girdi, üzerini değiştirdi, eski kıyafetlerini torbasına doldurup, çıktı. Masaya göz ucuyla bile bakmadan, kafeden çıktı, gitti. Bu ikinciydi, ikinci suçuydu, birincisi onun suçu muydu? Bilmiyordu, hiçbirşey bilmiyordu.


Yol boyunca ilerlemeye devam etti, poşetin içinden suları aldı, birini içti, diğerini eline aldı ve poşeti sokağın kenarına fark ettirmeden bırakıverdi. O sırada boyacı çocuğu gördü, boyacı çocuk "abi boyayayım mı ?" dedi. Mehmet düşündü ve " yok evlat boyama ben senin ayakkabılarını boyayayım" dedi. Çocuk " abi olur mu ya sende ayakkabı boyası bile yok sen nasıl boyayacaksın?" dedi. Mehmet "sende bana satarsın olmaz mı" dedi. Çocuk " yok abi olur mu öyle şey, o benim ekmek param" dedi. Mehmet cebinden 250 TL çıkarttı ve bu yeter mi dedi. Çocuğun gözleri parladı ve peki satıyorum dedi. Mehmet sandıktan biraz boya çıkarttı ve biraz yüzüne, biraz ellerine sürdü. Şimdi onu birilerin tanıması neredeyse imkansızdı. Mehmet sandıkla birlikte İstiklalden Karaköy'e doğru inerken, planında yavaş yavaş oluşturuyordu kafasında, önce Harem'e gidecekti, Haremden İzmit'e bir bilet alacak ve sabaha kadar otogarda oturacak, daha sonrada  kalacak bir yer edinecekti kendisine. Parası sınırlıydı, ATM kullanamazdı, birini arayıp para isteyemezdi ne yapacaktı? Ayakkabı mı boyayacaktı? Neden olmasın dedi kendi kendine, neyse bir İzmite varalım da, yarın ola hayrola dedi. Vapurda hayatını düşündü, düşündü, tüm yaşananları süzgeçten geçirdi zihninde ve hatalarını düşündü, yapmasaydım dedi, yapmasaydım acaba o hayatta olur muydu diye düşündü kendi kendine.


Harem'e kadar olaysız bir şekilde ulaştı. Harem'de biletini aldı ve koltuğuna oturdu, çok yorgundu, bacakları, kolları, aklı yorgundu. Akıl yorgunluğu gibi var mıydı? Bir de kalp yorgunluğu vardı, ama o da bir çeşit akıl yorgunluğuna dönüşüyordu zaten.


Otobüs kalkarken, bir çift göz deydi gözlerine, kara, kapkara... Gözlerini ovuşturdu, bir daha baktı ne gözler vardı ne de adam. Yorgunluğuna verdi, uyudu. Rüyasında, tüm o olaylar aklına adeta projeksiyon makinası yansıtılmış gibi, bir bir görüntülendi... her dakikası, her saniyesi...


Ve son sahne bembeyaz gelinliği kana bulanmış güzelini gördü ve kan ter içinde uyandı. İzmit tabelasını gördü.


Bu hikaye burada bitmez elbette ama, çok uzadığını düşünerek burada kesiyorum devamı gelecek. (malum uzun yazıların pek alıcısı olmuyor)

23 Ocak 2011 Pazar

Batıl değil "pozitif" inancınız olsun!!!

Bir mim'imiz daha varmış bu hafta. Geçen defa yazmaya vakit bulamamıştım ama şimdiki batıl inançlar konusuna birkaç cümle de ben yazmak istiyorum. Kuzenimin yazısını okudum ve onun bilmediğim bir yönünü keşfettim sizlerle birlikte.Kara kedi takıntısını...

Bana komik geliyor batıl inançlar genel olarak; ama kim derse ki hiç takıntım yoktur, yalan söylemiş olur:) Ben de tahtaya vururum bazen mesela. Ya da aynı isimde iki kişi görünce geçer bi dilek dilerim aralarında. 

Tüm bunların dışında bir de kendime özgü takıntılarım vardır. Mesela bir konuda ne kadar hayal kurup düşünürsem o kadar uzaklaşırmışım gibi gelir bana. Ya da yolunda giden bir olayı, planı olur olmaz herkesle paylaşırsam mutlaka bir sorun çıkar. O yüzden genelde kendime saklarım bir durum kesinleşmeden, ya da az sayıdaki en yakınlarımla paylaşırım.

Hayatımı şekillendiren, batıl olmayan inancım ise pozitif düşünmenin gücüdür. Olumlu düşünmenin ne kadar önemli olduğunu tam da unuttuğum bir dönemde, bana hatırlatan Kolombiyalı arkadaşım oldu. Eskiden de pozitif bir insan olmama rağmen tam da hayatımın tekdüzeleştiği, uzaklara gidesimin geldiği dönemde olumlu düşüncenin ve birşeyi gerçekten isteyerek o şey için sarfettiğim çabaların sonunda hayatımın en güzel dönemine girdim. O gün bugündür elimden geldiğince pozitif düşünmeye ve bunun önemini etrafımdakilere anlatmaya çalışıyorum.

Batıl değil, pozitif inancınızın olduğu günlere :)

Bugün ayın 13 ve Cuma


Bir olay karşısında, nedensiz yaptığımız mantıksal açıklaması olmayan davranışlar ve inançlardır, batıl itikatlar. Geçmişten günümüze, kulaktan kulağa ve hatta mailden maile :) süre gelen davranışlar sinsilesi de denebilir. İnternette yaptığım küçük bir araştırma sonucunda öğrendim ki, batıl inançların kökeni eski paganist inançlara dayanmaktadır. Binlerce yıl önce insanlar Ay'ın bir tanrıça olduğuna inanıyor ve insanlara zenginlik ve uğur getirdiğini sanıyorlardı, fakat günümüzde Ay'ın Dünyanın uydusu olduğunu biliyoruz ve bize herhangi bir çıkar sağlamadığının da farkındayız:) yada eski İskandinavların tanrılarından düzenbaz Loki, 12 tanrının katıldığı bir şölene 13. olarak gider ve eğlenceyi bozar. Bu olayın yol açtığı kavga, İskandinavların en gözde tanrısı Balder'in ölümüyle sonuçlanmış  ve 13 'ün uğursuz olduğu olgusu günümüze taşınmıştır. Günümüzde hala bazı kimseler 13 kişiyi aynı masaya oturtmaktan kaçınır, bazı ünlü otellerde 13 rakamı taşıyan oda ve kat yoktur veya 13 sayısı korku filmlerine konu olmaya devam eder.
Yolculuğa çıkan birisinin arkasından yere su dökmek, evde şemsiye açmak, merdiven altından geçmemek, gece tırnak kesmemek, hapşıran birisine "Çok yaşa!" demek, kara kedi görmek, saat ve dakika aynı ise birinin kendini düşündüğü düşünmek (22:22 gibi) batıl inançlardan bazılarıdır.
Gelelim benim batıl İnançlarıma:) aslında çok da batıl inancım yoktur. Bazılarından da kurtuldum. Örneğin; Küçükken kara kedi görünce saçımı tutar, kuş görünceye kadar bırakmazdım. Kışın kara kedi gördüğümde, bu işkence 1 buçuk 2 saate kadar uzuyordu, hatta bir keresinde evdeki muhabbet kuşunu görmeye gitmiştim:) Neymiş efendim kara kız olurmuşum:) Zaten saçlarım siyah ne kadar daha kararabilir ki:)) Neyse ki lisede bu alışkanlığımdan vazgeçtim. 
Birisine bıçak vermek; ne yazık ki bu alışkanlığım hala devam ediyor. Elinizden birisine bıçak verirseniz, bıçağı alan kişi ile kavga edeceğiniz rivayet edilir. Benim gibi gürültüden nefret eden bir kişi için, birisiyle kavga etmek tahammül dışı bir şey. Sanırım bilinç altım ister istemez bu davranışı sergilemem konusunda beni etkiliyor:S
E-mail; hepinize zaman zaman bu maillerden geliyordur, 10 kişiye gönderirsen tüm isteklerin gerçekleşecek, eğer zinciri bozarsan, başına olmadık dertler açılacak. İşte bu tarz maileri artık cevaplamıyorum, direk siliyorum, şu ana kadar da başıma felaket falan gelmedi, buradan hepinize duyurulur. Bu tip uygulamalar, e-mail adresi toplama ile ilgilidir bilginize!
Ve son olarak 13; 13 rakamı benim için, hiç uğursuz olmadı. Hatta eşimle görüşmeye başladığımız ilk gün ayın 13 ve Cuma idi:) Allah bozmasın çok mutlu bir evliliğimiz var, darısı başınıza! Yani 13 rakamı benim için uğursuz değil, aksine uğurludur.
Bu bir mim ve bizi Sevgili ARYA IN NERVERLAND mimlemiş; mim'in konusu tabi ki batıl inançlar,
bende Sevigili francesca mckennitt, pitis, AYNADAKİ AKSİM ve burak 'ı mimliyorumARYA IN NERVERLAND beni kurban olarak seçmiş, ama ben yazarken çok keyif aldım umarım sizde keyif alırsınız.
Bu arada bir gün 4 yapraklı bir yonca bulursam, saklarım! Saklarım ama nedeni uğur getireceği düşüncesinden ziyade, nadir bulunan bir şey olmasından kaynaklanır.
Bu yazının bazı kısımlarını wikipedia' dan yararlanarak yazıdım.

Başka türlü bir şey benim istediğim...

Aldın mı bir nefes uzak diyarlarda, herşey çok farklıdır artık hayatında.

Ne yediğin yemek aynı tadı verir, ne içtiğin şarap ne de yolda yürüyen insanlar. Hele de lafta açık, uygulamada kilitlenmiş çene gibi tehlikeli, kapalı bir toplumda yaşıyorsan. Yaşamın etrafında denizle sınırlı olduğuna inananlar varsa etrafında.

Gördün mü bir kez olsun seni bırak, dilini ilk kez duyan insanların gözündeki ışıltıyı, bir daha zordur yalnız kendi dilinle yaşayacağını bilmek.

Hele bir de kucakladılar mı art niyetsiz, sadece merak ile, sadece öğrenmek için seni; işte o zaman memleket dediğin yerler çook uzaklara taşınır.

Ve düştü mü bir kez uzak diyarlar aklına, daha da ufalırsın, kaybolursun "küçük" hayatında.

20 Ocak 2011 Perşembe

An Bu Andır!

Bazı zamanlar, bir yerden geçerken, ansızın burnumdan içeriye bir koku dolar ve ılık bir meltem hissederim tenimde, işte o an, zaman geriye doğru akmaya başlar. Bazen bir yasemin kokusudur, bazen de bir parfüm. Zaman, akar, akar, akar... Bir yerde donar kalır, öyle güzel bir histir ki, hiç bitmesin isterim. Hayatımdan bir kareyi tekrar tekrar yaşarım o an da. Ama tıpkı koku gibi, o anda uzaklaşır benden. Yine bu ana dönerim, kaldığım yerden devam ederim. Bu anı da severim, hem de çok severim, çünkü bu an yaşadığım andır, değiştirebilirim.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Ben Kimim?

Yazılarıma göz gezdirirken, kendim hakkında hiç yazmadığımı fark ettim. Zaten genel olarak da kendimi anlatmayı pek sevmiyorum nedense.

Kim olduğumu size anlatamam, çünkü bazen ben bile kendimi çözemiyorum. Çözmekten ziyade göreceli bir kavramdır "ben olmak". Ben kendimi istediğim kadar anlatabilirim, ama karşımdakiler beni görmek istedikleri gibi, ya da anladıkları gibi görürler. Ben ne iyiyim ne kötü, ne bencilim ne cömert, ne sessizim ne de çığırtkan bu liste böyle uzar gider, kısacası iyi içinde kötüyü, kötü içinde iyiyi barındır. Kimse yada hiç bir şey pür kötü veya tamamen iyi değildir. Hayat, kara kaplı defterin içerisindeki beyaz yapraklardan oluşur.
Kıssada hisse;

Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”
Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: "Hiçlik makamında!”

12 Ocak 2011 Çarşamba

Beatles Tube



Beatles Meraklılarına A'dan Z'ye Beatles'ın şarkıları, albüm bilgilerini içeren bir site http://www.beatlestube.net/

Ayrıca site Elvis, Michael Jakson, Rolling Stones, Queen, U2 linklerini de içeriyor. Gerçi bu linklere tıklarsanız da

Elvis için; Elvis Tube http://www.elvistube.net/
Michael Jakson için; Michael Jakson Tube http://www.michaeljacksontube.net
Rolling Stones için; Stones Tube http://www.stonestube.net/
Queen için; Queen Tube http://www.queentube.net/
U2 için; U2 Tube http://www.u2tube.org/ adreslerine ulaşıyorsunuz.

Yeşil mi? Kırmızı mı?

İnsan severse neler yapabilir? Aşk nelere kadirdir?


Siz sevdiğiniz biri için, bir şeyleri değiştirdiniz mi hiç hayatınızda? Sevmediğiniz bir filmi, sırf o seviyor diye seyrettiniz mi? Ya da sevmediğiniz bir yemeği, sırf onun hatırına yediniz mi? Kıyafetlerinizden, arkadaşlarınızdan kısacası kendinizden ödün verdiniz mi?


Böyle yemek, film v.b. deyince kolay geliyor insana, ama zamanla birikim yaratıyor vücutta. Çok hassas bir nokta ilişkilerde dengeyi sağlamak. Terazinin bir tarafı ağır basarsa, yavaş yavaş ezilir, taviz veren yükünün ağırlığında. İşte sırf bunun için sanırım sevdiğin için bir şeyler yapmayı görev edinmemek gerekir hayatta. Ve onun gözündeki mutluluktan, mutlu olmayı öğrenmek gerekir.


İşte size bir klip; 

Birlikte mutlu olmayı öğrenmişler sanırım, siz ne dersiniz?

11 Ocak 2011 Salı

Martı Jonathan Livingston



Martı Jonathan Livingston, bir baş ucu kitabı. Bu kitabı iki saate bitirebilirsiniz ama izlerini muhtemelen hayat boyu üzerinizde taşıyacaksınız.  Kitap üç bölüm, birinci bölüm UYANIŞ, ikici bölüm BİLMEK ve ÖĞRENMEK, üçüncü bölüm de EYLEM ve OLUŞ.

Jonathan Livingston, sıra dışı bir martıdır. Sürü ile birlikte yaşamasına karşın, farklı düşünceleri ve istekleri olan bir vardır. Diğer sürü üyeleri onu farklı uçuş biçimleri denemesinden dolayı dışlamışlardır. Ama Jonathan vazgeçmez ve istediğini başarır. Başarmakla kalmaz üstelik kendisi gibi olmak isteyen martılara da yol gösterir.

Ne zaman bir martı görsem aklıma gelir, Jonathan Livingston. Biz de yerimizde saymayı bırakıp, Jonatan olalım mı ne dersiniz?

Yaşar Kurt da bu kitabı okuduktan sonra şarkı hazırlamış. Sözlerini paylaşmak istiyorum.
Küçük bir martı bu Jonathan

Küçük bir martı o kadar
Uçmak istiyordu Jonathan
Uçmak istiyordu ama farklı
Jonathan

Birgün çok yükseğe çıktı Jonathan
Bulutlara değdi kanadı

ve kendini denize bıraktı
ve kendini bıraktı...

Küçük bir martı bu Jonathan
Küçük bir martı o kadar
Uçmak istiyordu Jonathan
Uçmak istiyordu ama farklı
Jonathan

9 Ocak 2011 Pazar

Şeker Portakalı (MİM)



Şeker Portakalı, işte beni çocukluğumda en çok etkileyen kitap. Jose Mauro De Vasconcelos'un yazmış olduğu, Şeker Portakalı. Tam iki kez okudum bu kitabı ve ikisinde de kitap bitinceye kadar ağladım. O kadar üzülmüştüm ki kitap kahramanı küçük Zeze'ye, günlerce aklımdan çıkmadı.

Zeze maddi durumu iyi olmayan bir ailenin çocuğuydu. İstediği çoğu şeye sahip olamayan bu çocuk, aynı zamanda çok da yaramazdı. (Özellikle Noel de sahip olamadığı hediye kısmında resmen hıçkıra hıçkıra ağlamıştım, dün gibi hatırlıyorum.) Zehir gibi akıllı olan bu çocuk, sürekli Edmundo dayısıyla görüşür ve ondan bir şeyler öğrenirdi. Ailesi, geç de olsa ondaki bu öğrenme isteğini fark etti ve okula yazdırdı. Okulda hiç yaramazlık yapmıyordu ve öğretmeninin en çok sevdiği öğrenci olmayı başarmıştı. 
Zeze ve ailesi taşınmak zorunda kaldılar.  Zeze'ye dayısından ve mahallesinden ayrılmak çok ama çok zor gelmişdi.  Zeze, taşındıkları küçük evin arkasındaki, dikensiz şeker portakalı fidanı kendine arkadaş olarak seçmişti. Zeze, devamlı küçük fidanın yanına gidip kendi kendine konuşuyordu. Sonunda bu küçük fidan Zeze’nin sorularına cevap verdi. O günden sonra her derdini, bu fidana anlatıyordu.
Zamanla yeni mahallesine alışan Zeze ve arkadaşları giden arabaların arkasına takılıp, "Yarasa" ismini verdikleri bir oyun oynamaya başlamışlardı. Yalnız bir araba vardı ki kimse yanına yanaşamıyordu. Zeze bir gün cesaretini toplayıp, arabanın arkasına atladı. Arabanın sahibi (Portekizli adam) bu durumu fark edince, Zeze'yi arabadan indirip, azarladı. Zeze o günden sonra bir daha yarasa yapmamaya karar verdi. Daha sonra, Zeze yaptığı yaramazlıkların birisi sonucunda ayağını bir cam parçasıyla yarmıştı.Bunu farkeden Portekizli adam, hemen onu arabasına bindirip, onu okula bıraktı.  İşte babası yerine koymak istediği adamla böyle tanışmıştı. O günden sonra, çok sık görüşmeye başladılar. Babası bir gün gelip, portakal fidanın üzerinde bulunduğu kısımdan yol geçeceğini ve kesileceğini söyledi. Zeze çok ama çok üzüldü. Şeker portakalı, Zeze'nin dert ortağıydı, kesilemezdi. Bu arada ablası ve babası onu yaptığı bir yaramazlıktan dolayı dövmüşlerdi, okula ve Portekizli adama gidemiyordu. Zeze iyileşti ve okula döndü. O  gün Portekizli adamında tren altında kalarak can verdiğini öğrendi. Hayatta en sevdiği adamı kaybetmişti. Zeze hiç bir şey yemiyor içmiyordu. Hastalanmıştı, numara yaptığını düşündüler, fakat gerçekten hastaydı. Bir gün, babası eve döndüğünde, terfi aldığını ve artık paraya ihtiyaçları olmadığını, dolayısıyla Şeker portakalının artık kesilmesine gerek olmadığını söyledi. Ama Zeze'nin Şeker Portakalı çoktan kesilmişti. Portekizli adamı kaybetmişti.

Çocukların çocuk olduğunun unutulmayıp, gereken ilgiyi ve şefkati göstermenin önemi vurgulanmış olan, bu kitaptır işte beni çok ama çok etkileyen.

Bu bir mim bana Sevgili Aynadaki Aksim'den geldi. Mimin konusu da şudur :

“Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilk gençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?”

Bende bu mimi Sevgili;

ElayZa'ya
ve Hobipedia of Em@'ya (Eğer zaman bulupda farkedebilirse) paslıyorum. Teşekkür ederim.

6 Ocak 2011 Perşembe

Önemsenmeyen hastalık-->Sinüzit!

Sinüzitle ilgili bilimsel bilgilere internetten kolayca ulaşabilirsiniz. Benim bu yazıyı yazmamdaki amaç tamamen işin pratik kısmı.
İlk olarak söylemek istediğim, sinüzitin yabana atılmaması gereken bir hastalık olduğu. özellikle soğuk havalarda kişiyi vuran bu hastalık sürecinse kişinin günlük hayatı tamamen aksayabiliyor. Yıllardır özellikle kış aylarında baş ağrısı çekmiş bir insan olarak, 2009 kışında baş ağrısının canıma tak ettiği, beni hayattan tamamen kopardığı bir dönemde, doktora giderek öğrendim aslında sinüzit sorunumun olduğunu. Çekilen filmde burundan baslayarak alına, şakaklara giden yolu dolduran sinüslerimi gören doktor şok olmuştu "nasıl dayandın bunca zaman" diye. Verdiği bir antibiyotik ve burun damlası oldukça iyi bir sekilde tedaviyi sağlamıştı. O kış anladım ki bir daha buna sebebiyet vermemeliyim. Hayatımı tamamen etkileyen bas ağrısını çekmektense üşenmeyip saatlerce saçlarımı kurutabilir, burnuma tuzlu su çekebilirim diye düşünüyorum. O gun bugündür şaçlarımı kurutmadan bırakın evden çıkmayı, uyumadım bile. Burun damlalarının zararını herkes eminim duymuştur simdiye kadar. Onun yerine tıkanıklık hissedildiğinde burna cekilecek bir cay bardağı tuzlu su ve karbonat karışımı tüm doktorların da tavsiyesi. Ayrıca geçen kış yaşadığım deneyimi de anlatmak istiyorum. Okaliptus yağı olarak aktarlarda küçük şişelerde satılan bir urun var.


Daha çok sıcak suya birkaç damla damlatıp, kafanızın üzerine bir havlu koyup yüzünüzü buharla baş başa bırakmak için uygulanan bir yöntem var. Fakat aynı zamanda damlalığı ile birlikte burnunuza da damlatabilirsiniz. Yalnız kendi deneyimimden yola çıkarak bir konuda sizleri uyarmak istiyorum. Bir keresinde burnuma damlatırken birkaç damla birden damladığı için, burnumdan ense köklerime kadar acı dolu bir yakış hissetmiştim. Ve uzun zaman da geçmeyen bir yanma hissiydi. Gerçekten tehlikeli bir durum olduğunu düşünüyorum çünkü o kadar şiddetli ve sürekli  bir ağrı veriyor ki keşke sinüzit ağrısı çekseydim diyorsunuz. O yüzden dikkatli olun derim:)


Her ne olursa olsun hastalığınızı ne küçümseyin ne de gözünüzde büyütün...

Refresh Everything!

Pepsi Co., zamanın dinamizmini vurguladıklarını söylediği logosunu marka tarihinde 10.kez değiştirdi 2011`in gelişiyle birlikte.

CocaCola ile olan rekabetinde özellikle son birkaç yıldır daha geride kalan Pepsi, sanırım çareyi logosunu değiştirmekte ve sosyal olaylara olan duyarlılığını göstermekte bulmayı hedeflemiş. Resmi web sitesini incelediğimde "refresh everything" sloganıyla geç de olsa birşeyleri değiştirmelerinin, yenilemelerinin zamanının geldiğini fark etmiş olduklarını düşündüm. Mevcut sosyal sorumluluk projeleri yerine, çeşitli toplulukların projelerini oylamaya sunan http://www.refresheverything.com Pepsi`nin değişim yolundaki çabasını destekler nitelikte. Bir göz atın derim. Oylamayı kazanan projelere milyonlarca dolar finanse edeceklerini belirten marka, bakalim yeni bakış acısı ve logosuyla Coca Cola Company ile rekabetine kaldığı yerden devam edebilecek mi?

İnsan olmak zordur biliriz!


İnsanız hepimiz ve gerekleri zordur biliriz. Yaşam öyle bir sınavdır ki; biz genellikle yanlış anlarız hayatı ve sınıfta kalırız. Parayı, unvanı, şöhreti, marka giyinmeyi, iyi yerlere gitmeyi, yüksek sınıfta insanlarla görüşmeyi metalaştırıp, en değerli varlığımız olan ailemizi, sevdiklerimizi ve hatta bazen vatanımızı ikinci plana atabiliriz. Maddesellik ön plana çıktıkça daha da kirlenmiş hisseder, çırpındıkça batarız. Bu yüzden M. Gezen'in sözleri insan olmayı ve gereklerini çok güzel anlatmış ben de paylaşmak istedim. "Ağaç yaşken eğilir" demiş atalarımız, işte bu yüzdendir ki çocuklarımızı yetiştirirken, onların GELECEĞİN TA KENDİSİ olduğu gerçeğini unutmayalım. 

Sözüm meclisten dışarı, İnsan olmak zordur biliriz.

NOT: yukarıda geçen "yüksek sınıfta insanlarla" kelimesi benim insanları sınıflandırma kavramım değil, günümüz şartlarında kullanılan bir kavramdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...