29 Kasım 2010 Pazartesi

Haydarpaşa Garı İhmali

İstanbul gezim sırasında çekmiştim bu resmi, uzun uzun bakmıştım, demek içime doğmuş:((

Dün haberlerde izlediğim bir olay beni cidden çok üzdü. Çatısında izolasyon çalışmaları yapılan Haydarpaşa garı yanıp kül oluyordu. Asıl düşündürücü kısmı ise, yapılan çalışmada hiç önlem alınmamış olması... biz neden tarihimize sahip çıkmıyoruz? Nasıl bu kadar duyarsız kalabiliyoruz?

Sabotaj ihtimali konuşuluyor... sürekli farklı projelerle gündeme gelen bu tarihi mekanın, en son Haydarpaşa Port projesiyle otel yapılması söylentileri üzerine bu olayın baş göstermesi, benim gibi hepinizi düşündürmüştür sanırım. Yangın kasıtlı çıkarılmamış bile olsa, önlem almadan bu işi yapmış olmak ihmallerin en büyüğü. Bu kadar değersiz mi bizim geçmişimiz? Yurt dışında insanlar tarihi mekanları ve eserleri korumaya bu kadar özen gösterirken, bizim satmaya, zarar vermeye bu kadar meyilli olmamız beni cidden endişelendiriyor. Biz bu kadar duyarsızsak, gelecek nesillerden ne bekleyebiliriz ki?


Fazılsay'ın İstanbul Senfonisi Bölüm 5

5- “Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya gidenler üzerine”
Bir nevi,Nazım Hikmet’in “Memleketimden insan manzaraları” eserine arka plan müziği gibi.
Gece treni yola koyulur. Tren yolculuğu yapanlar hayaller kurar.
Yolculuk hayallerdir.
Lokanta vagonunda, yeni evli bir çift. Hayallere dalmışlar…
Ötede, aşık bir adam vardır sanki. Dalmış gitmiş. Aşk’tır sezi.
Onları seyrederiz.
Sağımızda deniz, bir gece vakti bir trende…
Vurmasazlardan rayların seslerini duyarız.
Trompetler tren düdüğü seslerini verir…
Bir başka masada dertli bir adam vardır.
Ooo derdi büyük; Kanser? Cenaze?
Tronbon karanlıktan verir onun temasını.
Sonra tekrar diğer masalar. Yeni evli çift,arkalarında aşık adam…
Ray sesleri.
Ray ritmleri…
Hepsi bir arada, dertli adam, aşık adam, yeni evli çift…

FAZIL SAY

Bir günde İstanbul Gezilir mi?

Evet soruyorum sizlere yedi tepesi de tarih kokan bir kent, bir günde gezilebilir mi?
Merak edenlere hemen söyleyeyim, gezilmiyor! Bayramdan sonraki Cuma günümüzü sürekli ertelediğimiz İstanbul'a ayıralım istedik. Buradan (Kocaeli) çıkarken rotamızı, Eminönü, Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Yemeniciler Çarşısı, Yerebatan Sarnıcı, Miniatürk, Body world sergisi, Taksim/Beyoğlu olarak belirlemiştik. Body world dışındaki bütün duraklara gittik. Çok ama çok eylendik, tek pişmanlığım son günü 17 Aralık 2010 olan Body Word'e gitmeyişimiz.

 Tarihi Hardarpaşa Garı(şimdilerde çatısı yanmış olsa da...)


 Martıların arasından Kız Kulesi


Tarihi Mısır Çarşısında bir dükkan


Kapalı Çarşının kapılarından biri


Kapalı çarşıda bir antikacı

 Kapalı Çarşı

Eminönü'nden Yeretbatan Sarnıc'ına çıkarken bir sokak(binaların renkleri cıvıl cıvıldı)


Yukarıdaki evlerin karşısındaki bahçe duvarını çini ile dekore etmişler süper görünüyordu.

Yerebatan Sarnıc'ından bir kare

 Gülhane Parkında sonbahar yürüyüşü


 Eminönü'ne gidipde balık ekmek yememek olmazdı


ve İstanbul... Gün içerisinde yaşanan stresin, vapurda esen rüzgarla akıp gittiği tarifsiz bir şehir... İstanbul...

28 Kasım 2010 Pazar

Gelincik Soslu Antrikot

Bugün sizlere, pamuk ağızlarda dağılan, hem pratik hem de lezzetli bir tarif sunacağım. Adından da anlaşılacağı üzere tarif benim tarifim:) adını çok düşündüm ama malzemeler çok olduğu için uygun bir isim bulamadım. Bende bu yemeğin ismine kendi takma ismimi vermeye karar verdim. Umarım beğenirsiniz.


Malzemeler:

- 2 adet büyük boy atrikot,
- 3 yemek kaşığı zeytin yağı,
- 2 tatlı kaşığı kekik,
- 1 tatlı kaşığı hardal,
- 2 tatlı kaşığı biberiye,
- 1 diş sarımsak,
- 1 yumurta,
- 1 tatlı kaşığı karabiber,
- 1 çay kaşığı pul biber,
- 2 defne yaprağı,
- 2 yemek kaşığı soya sosu,
- yeterince galeta unu,

Galeta unu ve yumurta harici tüm malzemeler bir kap içerisinde harmanlanır ve (en az)2 saat buzdolabında dinlenmeye alınır. Kızartacağımız zaman yumurta bir kapta çırpılır ve et içerine batırılır, daha sonra üzeri iyice galeta ununa kaplanır. Teflon tava içerisine çok az yağ konularak pişmeye bırakılır. Afiyet olsun.

NOT: Soya sosu tuzlu olduğu için bu et tuz gerektirmiyor fakat etinizin büyüklüğüne göre çok az tuz eklemeniz gerekebilir.

25 Kasım 2010 Perşembe

sizi özledim

Aslında çok zaman oldu yazmayalı. Ama bilin ki mazeretim var. Bayramda malumunuz, bir çoğunuz gibi ben de pek müsait olamadım. Bayramdan sonraki Cumartesi ise, eşimle bir delilik yaptık ve bir günde İstanbul 'u gezmeye kalktık:) sonuç; güzel bir günün ardından kalan yorgunluktu:) birde kaybolan gözlüğüm. Bu günlerde pek iyi göremediğim için, vakit bulupta doktora gidinceye kadar daha az yazacağım. Bir ara İstanbul gezisinin detaylarını da aktaracağım:)

Cesaret

Cesaret ister korkularını kendine itiraf etmek, itiraf edipte korkuları kabullenmek...  Oysa kendi haline bırakmak ne de kolaydır öyle değil mi herşeyi?

Bir Hint masalına göre;

“Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem."

Endişelerimizi  yok sayarsak, gerçekte birşeyimiz yok sanırız, oysa hep içimizdedir. Her hareketimizde, her sözümüzde, her haykırışımzıda hatta her gülümüşüzde beynimizde isyan eder durur.
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:

İnsanların çoğu;

Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.

Öyleyse cesaret zamanıJ

14 Kasım 2010 Pazar

Cevizli Baklava


Geçen kurban bayramında eşimin ısrarları sonucunda baklava denemeye karar verdim. Bir gazetenin verdiği ekte Emine Beder'in cevizli baklavasının yapılış süresi 30 dk olarak belirtilmiş. Bende hayatımda hiç baklava yapmamış bir insan olarak kendime 1 saat süre biçtim:) ama nerdeee tam 3 saat sürdü. Birde üstüne üstlük ekte yumurta sayısı belirtilmemiş:)) ama ben azimle internetten aradım buldum ve sonunda ilk baklavamı yaptım. Acemi şansımıdır bilinmez ama gerçekten çok lezzetli oldu. Hepinize iyi bayramlar diliyorum.

MALZEMELER:
  • 1 ÇAY BARDAĞI SIVI YAĞ
  • 3 YUMURTA
  • 1 SU BARDAĞI SÜT
  • 1 ÇORBA KAŞIĞI SİRKE
  • 1 FİSKE TUZ
  • 4 SU BARDAĞI BAKLAVALIK UN
  • 200 gr. CEVİZ (İRİ DÖVÜLMÜŞ)
  • 1,5 PAKET MARGARİN/VEYATERYAĞI
  • 250 gr. NİŞASTA (AÇMAK İÇİN)
  • ŞERBETİ İÇİN
  • 5 SU BARDAĞI ŞEKER
  • 4 SU BARDAĞI SU
  • 1 TATLI KAŞIĞI LİMON SUYU
Yapılışı;
Elenmiş unun ortasını havuz gibi açalım. İçine yumurtaları, sütü, sıvı yağı, sirkeyi, 1 fiske tuzu ekleyip özlü bir hamur yoğuralım. Hamurdan ceviz iriliğinde parçalar koparıp beze yapalım. Üzerlerine nemli bez örterek yarım saat dinlendirelim. Bezeleri nişasta serpilmiş bir zemine koyup üzerlerine nişasta serpelim, mümkün olduğunca ince yufkalar açalım. Hafifçe yağlanmış tepsiye yufkaları 5 yufkada 1 ceviz serperek üst üste serelim. Yufkaları keskin bir bıçak yardımıyla kare dilimler halinde keselim. Yağı eritip 1dk. Kaynatalım. Kaynar haldeki yağı kaşık yardımıyla yufkaların üzerinde gezdirelim. Baklavayı 170 derece ısılı fırında alt ve üst kısmı pembeleşene dek pişirelim.
Şerbeti için;
Şekeri, suyu, limon suyunu 10dk. Kaynatıp ateşten alalım. Baklavayı fırından alıp iyice soğutalım. Üzerine sıcağa yakın ılıklıktaki şerbeti gezdirelim. Baklava, şerbetini emene dek tepsinin üzerine kapatalım.Baklava hamurunun üzerine erittiğimiz yağın tortusunu dökmeyin.
 Afiyet Olsun

12 Kasım 2010 Cuma

Cunda

Tarihin tozu üzerinde bir sahil kasabası Cunda, diğer adıyla Alibey Adası,  gidilesi, görülesi mekan. Hala balık kokusu burnumda, taze sebzelerin tadı damağımda... tarifi imkansız bir lezzet şöleni...

Cunda,  çarşısı... insanları...  Doğal ve samimi, Ege insanı işte sıcacık. Hemen her yer tanıdık geliyor size... sanki yıllardır burada yaşıyorsunuz, eve döndüğünüzde ise özlüyorsunuz. Daha önce niye keşfetmemişim diye üzülüyorsunuz...

Değirmen, Aşıklar tepesi, kilisesi, Despot evi, taş kahvesi, yol boyunca uzanan rum evleri, Cunda’nın tarihi dokusuyla bütünleşmiş restorantlarıyla muhteşem bir yer. Değirmenden,  adayı şöyle bir seyrederseniz, denizin mavisi ile iç içe geçmiş  zeytin ve çam ormanlarının görüntüsü, sizi adeta bambaşka diyarlara götürür. Adanın merkezi dışında özel plajlarda denize girilebiliyor, ama el deymemiş denizi, sizi yeniden keşfediyor. Lokma tatlısı, buzlu badem ve sakızlı dondurma ise sahilde dolaşırken “HAYIR” diyemeyeceğiniz lezzetlerden. Birde adaya giderseniz, mutlaka ve mutlaka kremalı sübye yemelisiniz.

Cunda genel görünüm

Cunda sahili

Kilise

Değirmen

Değirmen 2007 yılında Sayın Rahmi Koç tarafında restore ettirilerek, kütüphane haline getirilmiştir.
Cunda sokaklarından genel bir görünüm.

Cunda sokaklarından genel bir görünüm.

Hediyelik eşya cenneti. 

Değişik bir deniz canlısı ne olduğunu biz çözemedik bileniniz varsa bizi de aydınlatsın:)

Adaya giderseniz mutlaka;
·        Şeytan Sofrası ve Cennet Tepesi’nde günbatımını izlemeden,
·       Cunda Adası’nda Papalina, deniz börülcesi  ve kremalı sübye yemeden,
·         Kiliseleri ve değirmeni görmeden, Taş kahvede bir kahve yada çay içmeden,
·         Ayvalık adalarında su altı dalışı yapmadan,
·         Sarımsaklı'da denize girmeden,
·         Deniz kıyısındaki kafelerde Ayvalık Tostu yemeden,
·         Ada çevresindeki yat turlarına katılmadan,
·         Zeytinyağı ve zeytin almadan dönmeyin. (bu mekanların bazıları Ayvalıkta ama gitmişken görmemek olmaz)  

Adada beni tek üzen nokta, son zamanlardaki yapılaşma düzeni oldu. Özellikle adanın bakir alanlarının yapılaşmaya açılmasıyla, ülkemizde çok az kalan doğal güzelliklerden Cundayı da tehlike altında sokumuş. Cunda doğal haliyle güzel, “herşey dahil sisteminde” ne bu doğayı, nede tadı damağınızda kalacak lezzetleri asla bulamayacağız.

"giderseniz mutlaka" kısımı için http://www.cunda.gen.tr/ 'den faydalandım. Ama kendimde bir şeyler ekledim:)

Tarihsel şahsiyetlerin sıradışı özellikleri


NTV Yayınları geçtiğimiz Temmuz ayında yine güzel bir yayınla beni cezbetti. "Nasıl Bilirdiniz?" tarihte önemli yer etmiş tam 68 ünlü ismi değişik özellikleriyle ele alıp kategorilendirerek oluşturulmuş. Kişilerin tek ortak yönleri de ölmüş olmaları.

Kitaptaki şahıslar, on kategori altında gruplandırılmış:

  1. Hayata kötü başlayanlar
  2. Gamsızlar
  3. Hırs küpleri
  4. Uçkuruna düşkünler
  5. Doyumsuzlar
  6. Bahtsızlığı sineye çekenler
  7. Maymun besleyenler
  8. Başka kiliklere bürünenler
  9. Öldükten sonra hayat bulanlar
  10. Hayatın ötesini arayanlar
Yine NTV Yayınları'ndan çıkmış Cahillikler Kitabı serisi yazarları John Llyod ve John Mitchinson, oldukça geniş yelpazede tutulmuş araştırmaları sonucu, kitabı okurken "acaba bu bilgilere nasıl ulaştılar?" dedirten bir detaylar yumağı şeklinde kaleme almışlar kitabı. 

"Amaan, banane elalemin biyografisinden" diye düşünenler olabilir, fakat bu kitapta hayata dair, bizi kimi zaman yönlendirebilecek, kimi zaman da o yönden saptırabilecek detaylar, bakış açıları mevcut. O yüzden bu denli büyük işlerle hayatlarını şekillendirmiş kişileri ilham kaynağı olarak görmeli, zaman zaman içimizde oluşan "ben bir hiçmişim" duygusuyla başa çıkmak için "bir şeyler" yapmaya çalışmalıyız.

Kitabı henüz bitirmedim, zaten ayrı ayrı hayatlardan bahsettiğinden istediğimiz aralıklarla okunabilecek bir baş ucu kitabı olarak da görülebilir. Okuyun, okumak iyidir!


11 Kasım 2010 Perşembe

Machete / Ustura




Jessica Alba, Michelle Rodrigez, Robert De Niro, Steven Seagal, Lindsay Lohan, Danny Trejo gibi bir çok ünlü ismi buluşturan Machete'nin yönetmeni Kill Bill, Sincity, Desperado'dan tanıdığımız Robert RodriguezMachete, içerisinde bolca kesme biçme sahnesi olan "sıradışı aksiyon" filmi. Genel işleyişindeki farklılıklar, filmin  yapımcıları arasında Tarantino'nun olduğunu hemen belli ediyor. 

Film; Meksikalı eski bir federal olan Machete, Texasda gizlenirken, bir politikacı pis işlerini yapması için onu kiralar.  Ancak Machete, bir süre sonra kendini işe alanların amaçlarının farklı olduğunu anlar ve macera başlar.


Genel olarak Tarantino ve Rodrigez filmlerini sevenler bu filmi beyencekler diye düşünüyorum. Bu arada başrol oyuncusu Danny Trejo'nun, filmdeki tüm güzeller ile birlikte olması biraz komik olmuş:) İyi seyirler

10 Kasım 2010 Çarşamba

Kalbimizdesin

video
Ankara'nın taşına bak!
Tut ki baktım: Uzar gider efkârım:
Çayır ağlar, çimen ağlar, ben ağlarım.
Gözlerimin yaşına bak!
Ankara Kalesi'nde, Rasat-Tepe'de
Bir akça-şahan, gezer dolanır:
Yaşın-yaşın mezarını aranır.
Şu dünyanın işine bak!

Mustafa'm! Mustafa Kemal'im!

Attila İlhan

9 Kasım 2010 Salı

Börülce Salatası


Çok sevdiğim bir tat olan börülce salatasını bugün sizlerle paylaşmak istiyorum. Halk arasında göbeği koyu renkli olduğu için, bu bakliyata karnıkara da denir. Börülce C vitamini ve bitkisel protein açısından zengin bir sebzedir. Ayrıca azot ve nişasta da içerir. Börülce; göğüs ve akciğere faydalıdır, idrar tutukluğunu ve anüs kaşıntısını giderir, kandaki şeker oranını ve yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcı olur ve kansızlığa da iyi gelir.

Malzemeler:

- 3 su bardağı kuru börülce,
- 2 yemek kaşığı zeytin yağı,
- 2 limon( limonlar bol sulu değilse 3 limon)
- 1 adet soğan,
- 1 bir tutam maydanoz,
- yeteri kadar tuz,

Yapılışı:

3 su bardağı börülce yıkanır ve sıcak suda yaklaşık bir saat kadar bekletilir. Daha sonra börülcelerin suyu dökülerek haşlanmak üzere başka bir tencereye veya düdüklü tencereye alınır. Haşlanan börülceler kevgir yardımıyla yıkanır ve bir kaba alınır. Daha sonra zeytinyağı, limon, tuz eklenir. Servis edileceği zaman soğanlar ve maydanozlar ince ince doğranarak servise sunulur. Afiyet olsun.


8 Kasım 2010 Pazartesi

Kokostar Kurabiye


Yumuşacık bir lezzet... Tarifini bir arkadaşımdan aldığım bu kurabiyenin bağımlısı olduk umarım sizde çok seversiniz. İçindeki hindistan cevizi dolgusuya, tadı damağınızda kalacak.
Malzemeler:
·         125 gram tereyağı,
·         1/3 su bardağı sıvıyağ,
·         2 adet yumurta (birisinin akını ayrılır),
·         2 yemek kaşığı kakao,
·         yarım su bardağından biraz fazla pudra şekeri,
·         1 paket kabartma tozu,
·         1 paket vanilya,
·         yaklaşık 4-4,5 su bardağı un
İçinin malzemeleri:
·         1 su bardağı hindistan cevizi
·         yarım su bardağı pudra şekeri
·         ayırdığımız yumurtanın akı

Yapılışı:
Oda ısısındaki tereyağı ile pudra şekeri mikserle krema kıvamına gelinceye çırpılır. Daha sonra sıvı yağ ilave edilir ve yağ hamura iyice yedilir. Ardından yumurta, diğer yumurtanın sarısı karışıma eklenerek çırpılmaya devam edilir. 4 veya 4,5 su bardağı un, kabartma tozu, vanilya ve kakao da ekleyerek karışım yoğrulmaya başlanır. (Unun ölçüsüne hamurun elinize yapışıp yapışmadığına göre karar vereceğiz) Hamur ele yapışmayacak kıvama geldiğinde hamur hazır hale gelmiş demektir.

İçinin Hazırlanması: Hindistan cevizi, pudra şekeri ve yumurta akı birbirleriyle karıştırılır.

Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparılır, ortası çukurlaştırılarak 1 çay kaşığı dolusu hindistan cevizli iç konur ve hamur kapatılır. Hafif yağlı bir tepsiye dizilir. (ben yağlı kağıt kullandım)
Eğer kurabiye kalıbı ile şekil vermek istiyorsanız, ceviz büyüklüğünde iki hamuru elinizde düzleştirin arasına hindistan cevizi karışımı koyduktan kalıpla şekil verin. Yan tarafından malzeme taşmışsa, ufak dokuşularla kapatabilirsiniz. 170 derecede 20  dakika pişirin. Afiyet olsun :)

4 Kasım 2010 Perşembe

SİS ÖLDÜRÜR MÜ?



Sise bağlı trafik kazalarından kaynaklı ölümden bahsetmiyorum. Sise maruz kalan insanların ölümlerinden bahsediyorum. Evet daha önce böyle bişey hiç duymuş muydunuz?

“Aralık 1930, Meuse Valley (Belçika)- Üç gün süren yoğun sis ve kirlenme(smog) neticesinde yüzlerce insan hastalandı, 60 kişi öldü.

Ocak 1931, Manchester ve Salford (İngiltere)- 9 gün süren yoğun sis
neticesinde 592 kişi öldü.

Ekim 1948, Donora, Pennsylvania (ABD)- 4 gün süren sis sonunda 14 000 kişilik nüfusun yarısı hastalandı, 20 kişi öldü.

Aralık 1952, Londra- 4 gün süren yoğun sis neticesinde 4000 kişi öldü.

Ülkemizde de yerel ölçekteki hava kirliliği, bilhassa Ankara ve İstanbul gibi Büyükşehirlerde, 1980 ve 1990’lı yıllarda ciddi sorunlara yol açmış, ancak hastahanelerde herhangi bir kayıt tutulmadığı için bu konuda literatüre geçen bir çalışma bulunmamaktadır.

Peki bu nasıl olabilir? Tabiki kirlilik!!! Fabrika ve bina bacalarından, araba egzozlarından v.b çıkan gazların,  küreselleşen dünyaya ve içerisinde yaşayan canlılara zarar verdiğini artık bilmeyenimiz yok sanırım. Bir insan günde 14.000 litre hava tüketir. Hava ile alınan zehrin insan vücudundan atılışı yavaşsa ve vücutta birikimi söz konusu ise, zehirlenme kısa zamanda kendini gösterir.

Havaya karışan zararlı maddeler kesif veya şeffaf bir sis bulutu halinde şehirlerin üzerini kapatır. Isı tersliği denilen olayın olması durumunda etkisi çok daha fazla olur. Genellikle toprağa yakın hava daha sıcaktır. Dolayısıyla zehirli gazların büyük bir kısmı bu sıcak hava kütlesiyle beraber taşınır. Isı tersliği (inversyon) halinde, yani yere yakın havanın soğuk, onun üstündeki hava tabakasının sıcak olması sebebiyle kirli hava şehrin üzerini kapatır. Aralık 1952, Londra'daki dört günlük süre içinde, solunum ve dolaşım yolları hastalıkları belirtileriyle birlikte 4000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu tarihte Londra sisi, normale nazaran 10 misli kükürt dioksit ve 20 misli toz ihtiva ediyordu.

Sisin dışında, akciğer kanseri ve buna bağlı ölümler son 50 yıl içinde artmıştır. Soluduğumuz havanın kalitesi, çevre şartlarının değişmesi ve sanayinin kuruluşlarının bilinçsizce artışı bizi sonunda Dünyamızı yok edecek sanırım. Dünya alarm veriyor, sesini duyalım...

Kaynak:

2 Kasım 2010 Salı

Açlık Oyunları Serisi


Kitap seçerken ben de bir çoğunuz gibi arkasında yazan açıklamayı okurum. Serinin ilk kitabı olan Açlık Oyunları'nın arkasında yer alan;

'Bu kitaba o kadar bağımlı kaldım ki, yemeğe çıktığımda bile kitabı yanımda taşıdım ve masanın altında okumaya devam ettim. Hikayesi beni birçok gece uykusuz bıraktı çünkü bitirdiğimde bile, yatakta bu kitabı düşünmeye devam ettim. Açlık Oyunları kesinlikle büyüleyici.'  -Stephenie Meyer-

'Elimden bir türlü bırakamadım... Bağımlısı oldum.' -Stephen King-

bu yorumları görünce kesinlikle okumaya karar verdim. Muhteşem kurgunun içerisinde, zamanın nasıl akıp geçtiğinin ve kitabın sonunun nasıl geldiğinin farkına varamıyorsunuz. Ben okumaya başladığımda, serinin ikinci kitabı olan Ateşi Yakalamak da çıkmıştı ve bir çırpıda onu da okuyuverdim. Serinin 3. kitabı için yaklaşık 7 ay beklemem gerekti. Kitap çıkar çıkmaz aldım, o ilk iki kitaptaki akıcılığı bulamadım ve okumam çok uzun zaman aldı. Son kitapta pek aradığımı bulamama rağmen, seriyi tamamlamak adına okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum. Ayrıca kitap ne kadar fantastik de olsa, içerisinde, ana fikir açısından ders almamız gereken noktalar bulunuyor. Genel olarak seriyi ele alırsak; temposu çok yüksek ve anlatımı çok akıcı, macera ve tempoyu sevenler için kesilikle tavsiye edebileceğim kitap serisi. Ayrıca küçük bir dip not; kitapların filmi de geliyormuş. Kitaplı günler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...