Ana içeriğe atla

HerbiRenk'te sarı tonlar...



İlk kez bugün, ayaklarımın kumlardan yanmamasından anladım sonbaharın geldiğini. Gökyüzüne baktım bir ümitle, mavi de eskisi gibi parlak değildi; ters “V” şeklinde uçan göçmen kuşlar da cilası oldu ispatın.

Bu adaya yaz erken gelir, ilkbahar haber vermez önceden geleceğini; “pat” diye gelir buz gibi geçmiş bir günün ardından. Hırkalara, ceketlere sarılı kollar isyan eder bir günde geçmişe, t-shirtler giyiliverir. Yaz erken gelir ve gitmek bilmez bu adaya. Bir keresinde hiç unutmam 23 Nisan’da denize girmeye başlamıştım ve Kasım’ın ilk haftasına kadar çıkmak bilmemiştim. En son “abartmayalım bari” diyerek vazgeçebilmiştik denizden en az altı - yedi aylığına.

Bugün hissettim ya sonbaharı önce kumlarda, sonra gökyüzünün mavisinde…

Neyse.

Son on altı yıldır bu mevsim hayatımın düzene girmesinin işaretidir. Yazın rehavetliği kadar hareketliliği, uzun günler kadar bitmek bilmeyen akşamlar, yasemin kokuları sokaklardan yayılan… Hepsine veda, düzene merhaba mevsimidir. Özlenir yağmurdan sonra  toprak kokusu. Kıyafetlerimizi bile özleriz aslında. Bu sene ise farklı bir düzenin, hayatımın geri kalanının başlangıcı oldu sonbahar. Öğrencilikten sonra “sivil” hayata dönüşün üzerimdeki yükü bir yana, “hayat gailesi” baş göstermiş ilk defa. Karşıma çıkan onlarca yoldan birine karar verme vakti bu sonbahar. Geleceğimi şekillendirme adımları atmam gerekiyor üniversite sınavından sonra ilk kez ciddi anlamda.

Böyle değişikliklerde daha bir idrak etme çabası içine gireriz hayatın anlamını. “Neden” sorguları yaparız başımızı yastığa her koyuşumuzda. Böyle dönemlerde gündüzleri severiz; çünkü düşüncelerimizden kaçabiliriz günün kendine has koşturmacası içinde. Fakat,  gecelerde yüzleşmek zorunda hissederiz kendimizi kararlarımızla.

Neden peki? Neden mesela mezun olduktan sonra para kazanma aciliyetini hissediyoruz üstümüzde? Bir dostum bunu “orta direk sendromu” olarak adlandırıyor her zamanki gibi derin konuları bir kadeh içkiyle harmanladığımız gecelerin birinde. “Nasıl yani?” diyorum, başlıyor anlatmaya:

“Ekonomik olarak “orta” denilecek bir düzeyde yaşamlarını idame ettiren kişilerin ekonomik olarak bir alt seviyeye düşme korkuları ve bir üst seviyeye çıkma hevesleri” oluveriyor gecenin kalanının sohbet konusu. Konuştukça, yeni örnekler türettikçe, daha gerçekçi hale geldikçe daha çok katıldım bu görüşe. Şöyle ki; bizler, orta direk sınıfı, belirli bir yaşa geldikten sonra ilk olarak başımızı sokacak bir evi, ayağımızı yerden kesecek bir arabayı hedef olarak koyarız önümüze. Bu hedef doğrultusunda her yol mübah hale gelir. İstemediğimiz bölümü de okuruz, istediğimiz bölümü okuyup istemediğimiz işte de çalışırız. Çünkü, hayat bizler için hep bir adım ötede olabilme yarışıdır. Sürekli daha çok kazanıp daha iyi imkanlara sahip olmaya çalışırız. Peki neden? Neden her şeyi bir yana bırakıp örneğin hiç para getirmeyeceğini bildiğimiz hobimizle uğraşamıyoruz? Neden evden işyerine bizi götürecek bir araç almak yerine bizi farklı kültürlere, dillere, ırklara kavşturacak seyehatlara çıkamıyoruz? Ya da neden sadece yirmi bir yaşındayken “para kazanmalıyım” dürtüsüyle hareket ediyoruz?

Ütopik bir hayal doğuyor tüm bu konuşmaların üstüne benim zihnimde: Herkes belirli bir yaşa geldiğinde bir ve ev bir arabaya sahip olsa çalışmadan mesela. Kazandığımız parayı nelere harcardık sizce o zaman? Ütopik de olsa böyle bir hayalin cevabı bizi yine aynı sendroma getiriyor. Bu sefer bir ev zaten herkeste olduğundan geleceği garantilemek amaçlı bir ev daha alınmaya çalışılacak, orta düzey olan arabamızdan memnun olmayıp, biraz da bir adım daha “yükselebilmek” için daha lüksüne göz koyulacak.

Basit, altı doldurulmamış, amatörce tasarlanmış bir düşünce bu. Zaten önemli olanın düşünceden çok içinizdeki bazı şeyleri keşfetme çabası olduğunu anladığınızda asıl amacına ulaşıyor bu fikir. Ne zaman ki zamanın aslında sahip olmak istediklerimize ucu ucuna yettiğinin farkına varıyorsunuz, işte o an çıkmaza giriyorsunuz.

Bu çıkmazı ilerleyen günlerde daha detaylı olarak ele alacağım. Şimdilik benden bu kadar, iş gücüne iki gün önce katılmış bir “yeni mezun” olarak henüz hayatımın temposunda nefes almayı öğrenemedim. Bir an evvel öğrenip “herbiRenk”e yeni renkler ekleyeceğim.

İyi haftalar; sonbaharın hayatınıza olumlu yenilikler getirmesi dileğiyle.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Evde Ekşimek Yapımı

Bu hafta sonu kuzenimin nişanı nedeniyle halamdaydım. Halam, o hengame içerisinde sütü kaynatamadığı için sütü bozulmuş. Halam da bozulan sütü dökmek yerine, ekşimek yapıp değerlendirdi. Ben kapalı süt kullanıyorum ama bu fikri bilmeyenler için paylaşmak istedim.

Yapılışı: Bozulan süt kaynatılır. Arzuya göre içerisine yoğurt eklenir. Dibe çöken karışım, soğuduktan sonra, ince bir tülbente konularak süzülmesi beklenir ve ekşimek kullanıma hazır hale gelir. Loru, ister tatlı yapın, ister börek içi, isterseniz de kahvaltılarda bir peynir çeşidi olarak kullanabilirsiniz. Süzülen suyundan börek de yapılıyormuş, onuda öğrenip yazarım sizlere.
Afiyet Olsun.

Şeker Portakalı (MİM)

Şeker Portakalı, işte beni çocukluğumda en çok etkileyen kitap. Jose Mauro De Vasconcelos'un yazmış olduğu, Şeker Portakalı. Tam iki kez okudum bu kitabı ve ikisinde de kitap bitinceye kadar ağladım. O kadar üzülmüştüm ki kitap kahramanı küçük Zeze'ye, günlerce aklımdan çıkmadı.
Zeze maddi durumu iyi olmayan bir ailenin çocuğuydu. İstediği çoğu şeye sahip olamayan bu çocuk, aynı zamanda çok da yaramazdı. (Özellikle Noel de sahip olamadığı hediye kısmında resmen hıçkıra hıçkıra ağlamıştım, dün gibi hatırlıyorum.) Zehir gibi akıllı olan bu çocuk, sürekli Edmundo dayısıyla görüşür ve ondan bir şeyler öğrenirdi. Ailesi, geç de olsa ondaki bu öğrenme isteğini fark etti ve okula yazdırdı. Okulda hiç yaramazlık yapmıyordu ve öğretmeninin en çok sevdiği öğrenci olmayı başarmıştı. 
Zeze ve ailesi taşınmak zorunda kaldılar.  Zeze'ye dayısından ve mahallesinden ayrılmak çok ama çok zor gelmişdi.  Zeze, taşındıkları küçük evin arkasındaki, dikensiz şeker portakalı fidanı kendine arkadaş…

KUŞLARIN GİZLİ KATİLİ:SAKIZ

Bir kaç gündür facebookta dolaşan bu habere, çok üzüldüm paylaşayım istedim. Atmayalım artık sakızlarımızı başı boş sokağa, hatta hiç bişeyi atmayalım, çöp tenekesi koymuşlar her köşe başına değil mi?

KUŞ ÖLÜMLERİ'nin en büyük sebeplerinden birisinin çiğnendikten sonra sokağa atılan SAKIZLAR olduğunu biliyormuydunuz..? Çünkü kuşlar bu sakızları ekmek parçası zannederek yemeye kalkışıyor,ancak ağızlarına yapışan ve gagalarını bir daha açmalarına imkan vermeyen sakızlar yüzünden açlık ve susuzluktan ölüyorlarmış..