31 Aralık 2010 Cuma

Portakaldan Mum Yapımı

2011'e saatler kala ufak bir dokunuşla mumlarınızı kendiniz hazırlayabilirsiniz:) Nasıl mı? Buyurun izleyin:)

30 Aralık 2010 Perşembe

Mutlu Yıllar


2011'in hepinize sağlık, mutluluk ve başarı getirmesi dileğiyle...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Nedir bu Hindi Dayatması!!!

Yılbaşında nereye gitsek, ne yapsak diye şöyle bir baktık eşimle. Mekanları fikslemişler kişi başı 100 TL. Ama ne için 100 TL! Menüye bakıyorsunuz kestaneli pilav, HİNDİ. Hindiye 100 TL verilir mi diye düşünüyor insan! 2 kişi olunca 200TL:)  200 TL'ye ben iki aylık et ihtiyacımı karşılıyorum resmen! Bu ne pahalılıktır! Hem ben Hindi sevmem ki, nedir bu hindi dayatması Allah aşkına? Restaurant işletmecileri buradan size sesleniyorum, menüyü biraz daha çeşitlendirin:) Balık, tavuk, et çeşitleri de sunun insanlara, Özgürlük tanıyın!

27 Aralık 2010 Pazartesi

Artik kadinin sirtindan sopayi, karnindan sipayi eksik edebilirsin; musade cikti!

Milliyet Gazetesi`nde verilen bir habere göre, Türk Dil Kurumu gelenek-göreneklere uymayan deyim ve atasözlerini sözlükten çıkarmak amacıyla çalışmalarını tamamlamak üzereymiş.

12 Eylül referandumunda halk tarafından kabul edilen anayasa tartışılır; fakat içerik olarak kadın ve çocuklara yönelik pozitif ayrımcılığı kaldırdıkları iddialari doğrultusunda "Kadın erkeğin şeytanıdır”, “Avrat var ev yapar, avrat var ev yıkar”, “Avradı eri saklar, peyniri deri”, “Ağustostan sonra ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez”, “Al atın iyisini yiyeceği bir yem, al avradın iyisini giyeceği bir don”, “Oğlan babadan öğrenir sofra dizmeyi, kız anadan öğrenir sokak gezmeyi”, “Avrat malı, kapı mandalı”, “Gül dalından odun, beslemeden kadın olmaz” gibi ayrımcı ve aşağılayıcı deyim ve atasözlerinin sözlükten çıkarılacağı belirtilmiş.


Türkiye Cumhuriyeti Devlet Bakani Mehmet Aydın`in açıklaması soyleydi: “Yeni sözlükte ‘Altta kalanın canı çıksın’, ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’, ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ türünden sözlerle, ‘Eksik etek’, ‘Kaşık düşmanı’ gibi deyimlerin genç kuşaklara aktarılmasında bir yarar olmaması nedeniyle böyle bir karar alındı.”


Pozitif ayrımcılığın beyinlerde bitmedigi bir ülkede ve yönetimde, göstermelik adımlar atılarak gözü boyanmaya çalışan bir toplum var karşımızda. "Ne de olsa araştırmazlar, sorgulamazlar; gösterilene, öğretilene inanırlar" mantığıyla hareket edildikçe daha ne kilometreler kat edilir, Turkiye`de ama sonuç hala yerinde saymaktır hatta bazen geriye gitmektir. Sorgulamanın, sormanın, öğrenmenin "yasak, sansürlü, kabul edilemez" olduğu bir toplumda Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etSEN ne yazar, etMESEN ne!

Düşünebildiğimiz, sorguladığımız, korkusuzca düşüncelerimizi yansıtabildiğimiz, istediğimiz dili konuşabildiğimiz yarinlara...
Gözlerinde çalınınca şarkılar
Dağlarda dört mevsim birdenbire açar
Her an gözlerinde şarkılar çalsa
Yaman olurdu dünya bir anda


Güzel günler hangi dağın ardındadır
Varabilmek mümkün mü hiç o dağlara.
Hiç bu denli unutmamıştık yaşamayı
Gülmeyi sevişmeyi ve şarkı çalmayı.


Sen uyu ben rüyalara dalayım
Dünyaya mavi çiçekler ekeyim
Meselâ elimde sihirli bir değnek
Ucunda güzel günleri getirecek.


24 Aralık 2010 Cuma

SİYAH KUĞU / BLACK SWAN


Baş rollerini Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel'in paylaştığı Siyah Kuğu, psikolojik gerilim sevenler için muhteşem bir film.

Thomas Leroy (Cassel) Kuğu gölü balesinin baş balerini, yeni sezonda değiştirme kararı alır. Nina (Natalie Portman) çok yetenekli bir balerindir, fakat ruhunu baleye yeterince yansıtamaz. Nina Leroy'u etkilemiştir fakat, saflığın ve zerafetin temsilcisi Beyaz Kuğu ile, şehvetin ve karanlığın temsilcisi Siyah Kuğuyu aynı anda canlandırması gerekmektedir. Bu esnada  Nina'yı bekleyen bir yeni bir rakip vardır ve o da Leroy'u etkilemeyi başarmıştır. Beyazın siyaha, siyahın da beyaza dönüşmesi esnasında yaşanan psikolojik girdap sizi içine çekecek. Natalie Portman'ın oyunculuğu ve performansı muhteşem. 

Filmin IMDB puanı 9,0 ve Gösterim tarihi 25 Şubat. Filmin puanını görünce dayanamadım izledim. İyi seyirler.
Ben filme 10 üzerinde 8,0 veriyorum.


23 Aralık 2010 Perşembe

Google Vücut Tarayıcısı



Google yine bir ilke imza atarak, Goole Earth'ü insan vücuduna entegre ediyor. Google Earth'de sokak sokak gezermişcesine, insan vücudunu dolaşıyor ve keşfediyorsunuz. Google Vücut Tarayıcısı, vücudu bölümlere ayırmak, organları, kemikleri ve tüm kas gruplarının adlarını işlevleriyle birlikte görebilmeye olanak tanıyor. Program, tıpkı Google Earth' teki gibi, incelenmekte olan vücudun istenilen yöne doğru çevrilebilmesini ve zoom yapabilmesini sağlıyor.

Google Body Browser'ın, yüksek teknolojili, üç boyutlu uygulaması,  WebGL olarak adlandırılan ve üç boyutlu grafiklerin Flash ya da Java gibi özel eklentilere ihtiyaç duyulmadan gösterilmesine olanak sağlayan yeni internet teknolojisinin kullanımına da öncülük ediyor. Söz konusu teknolojinin (beta) deneme sürümleri, sadece Google Chrome ve Firefox tarafından destekleniyor. Bu sürümler http://bodybrowser.googlelabs.com’dan yüklenebiliyor. 



22 Aralık 2010 Çarşamba

Satranç


Satranç kitabı ile, dört yıl önce bir yaz tatilinde tanışmıştım. Satranç oynamayı çok sevmeme rağmen, aynı  isimli bu kitabı okurken çok sıkılacağımı düşünmüştüm. Fakat kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. Savaş sırasında işkence gören bir adamın, satranç sayesinde hayata nasıl tutunduğunu ve savaş sonrasında karşısına çıkan bir satranç şampiyonu ile oynadığı kıyasıya  oyunu anlatan bir psikolojik öykü. Bir kez daha bilinçaltının ne kadar kuvvetli bir silah olduğunu anlıyorsunuz öyküyü bitirdiğinizde.

Kitabın tanıtım özeti için;  

Biberiye ve Balık


Balığın bol olduğu bu günlerde, balık ve biberiyenin uyumunu siz de deneyin.

Malzemeler: (2 kişilik)
- 2 adet çipura balığı,
- 1 yemek kaşığı biberiye,
- 1,5 tatlı kaşığı karabiber,
- yarım çay bardağı zeytin yağı,
- 1 orta boy soğan,
- 1 limon,
-  tuz,
- 2 adet defne yaprağı

Yapılışı:
Balıklar temizlendikten sonra yıkanır. Tuz, zeytin yağı, karabiber, ve biberiye balığın içi dahil olmak üzere, her yerine yedirilir, pişireceğiniz tepsi veya borcam içerisine alınır. Balıkların üzerine limon ve soğan halka halka dizilir, defne yaprağı eklenir ve 170 derecelik fırında 40 dk pişmeye bırakılır. Afiyet olsun.

NOT:  Aynı tarifi, levrek, çinekop ve minekop ile de deneyebilirsiniz:)

bir klasik--> hosgeleceksin 2011:)

Nasıl geçirdiğimizi anlamadığımız bir yıl daha bitmek üzere.  Benim icin oldukça farklı ve güzel bir yıldı. Bu yıl tam 3 ülkede yasadım. Ve istediğim hayatın bu olduğuna karar verdim. Şimdi hedef  bu kararı uygulamak için şartları sağlamakta. Sabır gerektirecek, yavaş ilerleyecek bir dönem beni beklerken korkutuyor da. Bugün yine ntvmsnbc.com` da gördüğüm bir fotoğraf albümüyle geri dönüp şöyle bir baktım 2010`a. Önemli saydığım yüzlerce olaydan bir kaç tanesini seçtim sizin için.

İşte, TV`lerden, internetten, kendi hayatimdan bana yansiyan 2010:

Yılın felaketlerinden belki de en ileriye dönük olanı, İngiliz enerji devi BP`ye ait petrol kuyusunda Meksika Körfezi`nin 1500 metre altında meydana gelen patlamaydı. Şirkete olan güvensizlik, aylarca durdurulamayan petrol sızıntısı gibi yayıldı. Eylemlerin yanında BP`ye kesilen cezalar da oldukça konuşuldu yıl içinde. Felaketin doğuracağı sonuçlar hakkında ise çeşitli senaryolar üretilmeye devam ediyor. BP yetkililerinin net bir açıklama yapmaması yasananlara tuz biber ekiyor. Daha ne kadar kirletebiliriz ki diye düşünüyorum, daha ne kadar mahvedebiliriz bize sunulmuş doğalı, dogayı...

Hayatıma daha direkt etkisi olmuş bir olay ise, Polonya lideri Lech Kaczynski`nin uçak kazasında devletin diğer bir çok yetkili kişisiyle birlikte hayatını yitirmiş olmasıydı. Beni etkilemesinin sebebi ise şuydu: Hayatım boyunca adını duymadığım, duymak için bir sebebim de olmayan bir çok kişi bir anda yok oldu. O dönemde, Varsova`da yaşadığım için hayatımda ilk kez bir yas dönemi gördüm. Tüm ülkeye, tüm insanların mimiklerine hakim bir yas dönemi. Kısa da sürmedi bu dönem, bizdeki gibi sabah uyanıldığında unutulmayan cinsten bir yasti. İnsanların yüzünü düşüren, metroda otururken arkadaşlarıyla gülenlere kötü bakışların fırlatıldığı bir dönem. Polonya halkının içine kapanık, komünizmin izlerini taşıyan halleri böyle trajik bir olay sonrası adeta yerini dayanışmaya, daha da içine kapanmaya sürükledi. Ve tüm bunlar gözlerimin önünde oldu. Kendilerini “istenmeyen memleket”  gibi görüp baş kaldırmaya bile güçleri olmayan binlerce insan hemen yasadığım  yerin önündeki caddeyi konvoylarla, hıçkırıklarla, Polonya bayrakları ve dinleri gereği yaktıkları küçük fenerlerle doldurdular adeta `biz birlikteyiz` dercesine. Milli duyguları olmayacak derecede az bir kişi olarak, insanların böylesine bir felakette, ne kadar değişebildikleri beni oldukça etkiledi. Meydanları günlerce boş bırakmayan Lehler sessizliğin dibine vurdular, vururken de `neden hep biz` diye mırıldandılar. Yine de suçlamadılar, suikast olmasından şüphe bile duymadılar. Her zaman tarih kitaplarında bahsedilen, Atatürk`ün ölümünden sonra hakim olan yas havasını birebir yaşamak bir bakış açısı daha kattı hayatıma. Huzur içinde yatsınlar.


Diğer bir felaket de, İzlanda'da patlayan Eyjafjallajokul yanardağıydı. İsmiyle özellikle habercileri komik durumlara düşüren yanardağın patlaması sonucu insan bir kez daha doğaya yenildi. Avrupa`da hava limanlarında hayat durdu. Söz konusu hava limanları olunca bütün Dünyayla ilişkileri kesilip milyonlarca Euro zarara uğrayan hava yolu şirketleri ve dolayısıyla insanlar ellerinden hiçbir şey gelmemesini çaresizlikle izlediler, ta ki kül bulutlari dağılana kadar.

Buna benzer yüzlerce felaketi de yaşattı 2010. Cinayetler, suikastler, uçak kazaları, depremler, seller, patlamalar, kaçırılmalar, saldırılar, ekonomik kriz...Guzel seyler de oldu yil boyunca:

Herkesin “eskisi gibi” olmadığını savunduğu Dünya Kupası bu yıl ilk kez Güney Afrika`da gerçekleştirildi. Shakira`nin Waka-Waka şarkısını da dilimize dolayan kupa heyecanı İspanya`nın haklı zaferiyle sonuçlandı. Tum Dünya aynı anda “Viva Espana” diye haykırdı!  Organizasyona damgasını vuran bir diğer unsur da hiç kuşkusuz “vuvuzela”ydı. Sinirleri bozan sesiyle maçlarda yasaklanması için çalışılsa da yeni bir ekonomi doğmuştu bile, insanlar bu rahatsız edici müzik aletini keşfetmiştiler. Hayalim 2014 Dunya kupasını yerinde, Brezilya`da izlemek.

Sonu felaket getirebilecek diger bir olay da mutlu sonla tamamlandı. Sili`li madenciler. Dünyanın bir çok yerinde adları bile duyulmayan madencilerin ölüm çukurlarını temsilen, Silili madenciler vardı bu yil dunya kamuoyunda. 69 günlük bekleyişlerinin ardından duruma özel geliştirilmiş teknolojilerle gün ışığına ulaştırıldı madenciler. Yanlarında bircok entrikayı da getirdiler derinlerden. Geçenlerde bu adadaymışlar madencilerden birkaçı. Seyh Nazim`in `benim dualarimla kurtuldunuz` demesinin üstüne buraya gelmişler. Görmek isterdim, konuşmak isterdim bir tanesiyle.




Dubai`de Dünyanın en yüksek binası açıldı bu yıl: Burj Dubai! İnsan beyninin sınırları teknolojiyle zorlanıyor dedirtti, 818 metrelik bina.





82. Oscar ödülleri törenine, The Hurt Locker filmi toplam 6 ödülle Los Angeles Kodak Teather`da düzenlenen geceye damgasını vurdu. Daha da önemlisi, Kathryn Bigelow, Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olma unvanını elde etti. Darısı 2011`e!

Daha neler olmadı ki 2010`da... Kimbilir olacak da. Dünya döndükçe, zaman ilerledikçe insanoğlu bazen doğaya, bazen teknolojiye, bazen kadere, bazen başka Dünyalara kafa tutacak. Bizleri yakından, ya da uzaktan etkileyecek oyunların, hikayelerin içinde bulacağız kendimizi. Her seferinde daha güzelini isteyen doyumsuz yapımızla yerimizde saymayacak, daha fazla renk, daha uzak memleket, daha yüksek hedefler belirleyeceğgiz 2011`de de. Herkese umduğundan daha güuzel bir yıl diliyorum şimdiden!

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bir Asır Öncesinden Gelen Renkli Fotoğraflar

Rus çarının özel fotoğrafçısı, Sergei Mikhailovich Prokudin-Gorskii (1863-1944) 1909 ve 1910 yıllarında kendi geliştirdiği bir yöntemle daha renkli fotoğraf tekniği geliştirilmeden önce çektiği resimler gerçekten görülmeye değer. 

Objeyi kıprıdatmadan arka arkaya 3 defa mavi, kırmızı ve yeşil filtrelerle çektiği fotoğrafları özel  banyolarda yıkayarak,  tek renkli çıkan bu şeffaf filmleri üst üste getirmek suretiyle, renkli saydamlar elde etti. Bunlar günümüzde renkli fotoğraf kağıdına basılabiliyor. O günlerde ise ancak saydamları projektörle görülebiliyordu. Fotoğraflar arasında bir de Artvin fotoğrafı bulunuyor.





Bunlar resimlerden sadece bir kaçı, daha fazlası veya daha yüksek çözünürlük için; http://www.boston.com/bigpicture/2010/08/russia_in_color_a_century_ago.html

17 Aralık 2010 Cuma

Evde Elma Sirkesi Yapımı


Elmayı kabuğu ile yemeyenler elmanın kabuklarını, annemin elma sirkesi tarifini kullanarak yaparak değerlendirebilirler. Vücudun temizlenmesi  için de yararlı olduğu belirtilen elma sirkesi, bazı kişiler tarafından zayıflama aracı olarak da kullanılıyor.

Malzemeler:
-7 veya 8 elma kabuğu,
-bir fincan elma sirkesi,
- 1,5 litre su,

 Yapılışı:

Tüm malzemeler ağzı bir kapta toplanır. 15-20 gün oda sıcaklığında bekletilir. Elde edilen karışım süzülerek cam şişelere doldurulur. Buz dolabında saklanır.

16 Aralık 2010 Perşembe

İstanbul'un kaç tepesi var?

Fotoğraf İstanbul'un en yüksek binası Sapphire'den 236 m.'den 9 Aralık 2010 sabahı çekilmiş…

En öndeki bina Tekfen Tower…
Sonra Kanyon,
Metrocity,
Tat Towers ve
Çamlıca tepesi...


Yukarıdaki yazı ve  fotoğraf mailime gelmiş, bende sizlere aktarmak istedim.

Bu resmi görünce, küçüklüğüm aklıma geldi. Küçücükken tek hayalim bulutların üzerinde oynamaktı. Düştüğümde hiç canım acımayacak sanır, pamuk gibi bulutların üzerinde zıp zıp zıplayabileceğimi zannederdim... ve küçükken bu manzarayı, bu kadar yakından görebilmek benim için hayaldi... Yıllar sonra bu fotografı gördüm ve sordum kendime , İstanbul'un kaç tepesi var? diye.

13 Aralık 2010 Pazartesi

ROLLTOP vs LAPTOP

Teknoloji hayal gücümüzün sınırlarını aşıyor bu günlerde... Bana inanmadınız mı? Buyrun izleyin.


Hayatımızı kolaylaştırmak adına teknoloji hergün bir adım daha ileri gidiyor. Rolltoplar, laptopların pabucunu dama atar mı bilmiyorum ama ilginç olduğu kesin?

Rulo açıldıktıktan sonra sizi, 17'' OLED ekranı ile tamamen dokunmatik bir sistem bekliyor. Taşınması oldukça pratik. Ayrıca Rolltop kendi içine entegre kalemi ile de, tasarımcılara kolaylık sağlıyor. OLED ekranı da çok daha düşük güç tüketimi ve bir "olağanüstü" pil ömrü anlamına geliyor.

10 Aralık 2010 Cuma

Sonunda ben de geldim!:)

Herkese merhaba,

Baktım da en son 12 Kasım’da yazmışım. Blogla ilgilenmememe ses çıkarmamakla kalmayan ve blogun daha iyi yerlere gelmesi için herşeyi yapan kuzenime sabrı için teşekkür ediyorum.  Ben yazmayalı birçok defa değişik sitelerin anasayfalarında yer edindik sayesinde ve şimdi www’muz da var. Hayırlı uğurlu olsun!

Blogun kelimesinin “internet günlüğü” şeklinde bir tanımı var en genel hatlarıyla. Bizim blogumuz kişisel bir günlükten çok herkesi ilgilendirebilecek bir platform olsun istedik en başından beri. Günlük hayatımızda yaşadığımız en ufak bir detaydan yola çıkarak “herbirenk”i paylaşalım istedik. Bazen izlediğimiz bir film, bazen arkadaşlarla muhabbet arasında geçen bir cümle, bazen de gezip gördüğümüz yerler oldu konumuz.

İkimiz de şunu anladık ki öyle günde yarım saatimizi ayırarak blog yazılmıyormuş. Gerçekten ilgilenmek, vakit ayırmak, düşünmek gerekiyormuş. Bloggerlığın bir meslek oluşunu artık daha iyi anlayabiliyorum, zira bunu meslek olarak icra edecek donanıma ve zamana sahip olmadığımın farkındayım. Yine de hayatın günlük koşuşturmasından vakit bulup kafamı kaldırabildiğim noktada birşeyleri paylaşabileceğim, okuyabileceğim bu platformun olması beni rahatlatıyor. Uzun süredir yazamasam da biliyorum ki yazmak istediğim an bunu bütün dünyayla paylaşabileceğim.

Size de oluyor mu bilmiyorum, gün içinde sürekli yaptığım işin dışında eş zamanlı birçok şey düşündüğümden “aa bir gün bu konuda da yazayım” diyorum kendi kendime. Tabi sonra noluyor? Unutuyorum. Belki de not almalıyım.

Bu yazım beni anlatsın istedim. Sanırım kendimi anlatmaya ihtiyacım var.  Hangi konu olduğu  mühim değil, sadece yazmalıyım. Mesela neler yaptığımı anlatayım bloga uğramadığım günlerde… Bayram öncesi yazdığıma gore en son, bayramdan başlayabilirim. Bayramda İzmir’deydim! Evim dediğim şehirlerden biri, bulunduğum ülkeden çok olmasa da uzakta!  Üç buçuk senemin, üniversite yıllarımın geçtiği aşık olunası şehir..Pardon şehir değil, yaşam tarzı! Evet, İzmir bir yaşam tarzıdır, evet İzmir’li olmak ayrıcalıktır. Yılmaz Özdil’in üstü süslü kelimelerle süslenmiş, kulağa hoş gelen; fakat altı boş olan yazılarında bahsettiği gibi. Kendime not: İzmir ile ilgili yazı yaz; Yılmaz Özdil’inkilerden güzel olsun.



İzmir’den sonra ise yine bir bunalım dönemi (bu adada ne yapıyorum ben şeklinde) ve iş hayatı bir arada gitti. Bir hevesle başladığım Yunanca sınıfının çok yavaş ilerlemesinden duyduğum rahatsızlık kursu bırakmaya kadar gitti. Bir sure daha Yunanca bilmeden yaşayacağım anlayacağınız. Bu hafta da yeni ofise geçtim. İş yeri ortamının yanında iş içeriğim de değişti kısmen. Yakın zamanda tam anlamda bir geçiş olacak onu bekliyorum. Havayolu taşımacılığından turizme de el atmış durumdayım son günlerde. Ama hayal ettiğim eğlenceli kısmında değilim henüz, o yüzden sıkıcı biraz. Lojistiğe atacağım adımı bekliyorum bakalım…
 25 Aralık’ta istemeden de olsa kamu sınavına gireceğim. Anayasa ve kamu görevlileri yasasından sorumluyum, gelin görün ki ikisinin de kapağını açmadım. Nasıl olacak bilmiyorum. İstemeden olunca daha da zor geliyor çalışmak. Ümidim bu haftasonuna kalmış durumda, kısmet! :)

Düşünüyorum bir de bol bol. Arkadaşlarla vakit geçiriyorum geceleri yorgun olmadığım zamanlarda. Aaa, arkadaş demişken, geçen hafta arkadaşın köpeği ısırdı göbeğimi. “Ufacık”mış adı, boyutlar da öyle ama dişler hafiften yırtıcı. Hala kudurmadım ama, sanırım sorun yok. Ayrıca çikolata ve makarnadan sonra alerjim olabilecek en kötü şeye alerjim olduğunu öğrendim doktordan! Göz kapağımda çıkan bir kızarıklığın sebebi başta mayalı içkiler, sonra baharatlar olduğunu öğrendim. Öğrenmemin gecesine Goethe Enstitüsünün Christmas etkinliğinde “glühwein” (Almanların sıcak şarabı) içtim. İnadına bir haftadır her gün evde baharatlı yemek yiyorum:) Tek ümidim kullandığım ilaçlar!



Nette bulduğum en basit Glühwein tariflerinden biri, doğru olup olmadığı konusunda garantim yok, bu arada gluhwein, Almanların noel zamanı daha çok tükettikleri alkollü bir içecek, bir nevi sıcak sangria diyebiliriz (soğuk insanlara sıcak içecekler, sıcak insanlara soğuk :)

-3/4 kırmızı şarap
-1/4 su
-150gr şeker
2 adet karanfil
-1 adet tarcin
-1 tane limon (portakal da iyi gider)

Öyle işte… Son bir ayım bu şekilde gitti. Zamanın hızlıca geçmesi korkutsa da hayallerime ulaşabilme ümidi hala içimde. Beklemedeyim. Hayallerim mi? Onlar da başka bir yazıda.





 Dipnot: Bugün bu adaya da kış geldi sonunda! Artık yazı özleyebilirim...


8 Aralık 2010 Çarşamba

Av Mevsimi


Yavuz Turgul'un yönettiği, Şener Şen, Çetin Tekindor, Cem Yılmaz, Melisa Sözen ve Okan Yalabık'ın baş rollerini paylaştığı filmin fragmanını ilk izlediğimde, muhteşem bir film olduğunu düşünmüştüm. Fakat film benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Bu söylemimden, seyredilmeyecek kadar kötü olduğu izlenimine kapılmayın, sadece fragmandaki o gizemli görüntülerden, filmde eser yok.

Film, polisiye mi yoksa dram mı olduğuna karar verememiş, gel gitler içerisine sıkışmış kalmış. Tabiki içerisinde iki hatta üç türü barındıran filmler var, çok da başarılı ama, bu filmde iki duygu da ağır basmamış, ortada asılı kalmış sanki.

Filmde özellikle Cem Yılmazı çok başarılı buldum. Fakat insanların Cem Yılmaz'a yapıştırdığı yaftadan olsa gerek, filmin komik olmayan bölümlerinde dahi, sırf Cem Yılmaz olduğu için, salondan kahkaha sesleri yükseliyordu, bana garip geldi. Fakat Cem Yılmaz'ın söylediği Hayde türküsü muhteşemdi. Evde bilgisayardan dinledim, sinemadaki altı kanal sesin verdiği hazzı kesinlikle alamadım.

Kısacası oyunculuklara lafım yok, ama senaryo üzerinde biraz daha çalışmak gerekirmiş. İyi Seyirler

Av Mevsimi - Cem Yılmaz Türkü - Hayde

Filmedeki bir diğer güzel şarkıda ;

6 Aralık 2010 Pazartesi

Wikileaks nedir?

Bu akşam haberlerde spiker soruyor? " Wikileaks nedir?"


Cevaplar:
- Eşofman markası,
- Futbolcu,
- Gıda ürünü,
- Spor ürünleri markası (Türkiyede yok)
- Siyasetçilerin birbiriyle yaptıkları atışmalar,
- Tam anlamadığım için şimdilik cevap vermek istemiyorum,
- Televizyonda çıkıyor işte Başbakan şöyle yapmış, Cumhurbaşkanı böyle yapmış, gizli belgeler falan var,


gibi cevaplar veriliyor. İlginç ötesi... Hiç mi haber seyretmiyor bu insanlar? Son iki cevap içlerindeki en iyi cevaplar, en azından adamların konu hakkında fikirleri var. Hiç bir şeyden anlamayan insanlara dönüşüyoruz! Etrafımızda olanı biteni bilmez anlamazsak, nasıl yarınlarımıza sahip çıkabiliriz ki?

1 Aralık 2010 Çarşamba

İncirli Üzümlü Kek



Hafta sonu teyzemizin evini taşıdık. Arada atıştırma için yapmış olduğum kek, çayın yanına çok yakıştı. Umarım sizde seversiniz.

Malzemeler:
- 3 adet yumurta,
- 10 adet iri kuru incir,
- 1 su bardağı üzüm,
- 1 su bardağı toz şeker,
- 1 paket vanilya,
- 1 paket kabartma tozu,
- 1 su bardağı yoğurt,
- 2 su bardağı un,
- 1 çay bardağı sıvı yağ,


Yapılışı:
İncirlerin saplarını çıkararak, ufak parçalar halinde doğrayın. Şeker ve oda sıcaklığındaki yumurtaları, krema kıvamına gelinceye kadar mikserle çırpın. Vanilya, kabartma tozu, yoğurt, un, sıvıyağı karışıma ilave ederek tüm malzemeler birbirine karışıncaya çırpmaya devam edin. Daha sonra karışıma, üzüm ve incir ilave edilerek kaşık yardımı ile karıştırılır. Maraginlenip unlanmış kek kalıbına dökülür. 170 derecede 40 dakika pişirin. Afiyet olsun

29 Kasım 2010 Pazartesi

Haydarpaşa Garı İhmali

İstanbul gezim sırasında çekmiştim bu resmi, uzun uzun bakmıştım, demek içime doğmuş:((

Dün haberlerde izlediğim bir olay beni cidden çok üzdü. Çatısında izolasyon çalışmaları yapılan Haydarpaşa garı yanıp kül oluyordu. Asıl düşündürücü kısmı ise, yapılan çalışmada hiç önlem alınmamış olması... biz neden tarihimize sahip çıkmıyoruz? Nasıl bu kadar duyarsız kalabiliyoruz?

Sabotaj ihtimali konuşuluyor... sürekli farklı projelerle gündeme gelen bu tarihi mekanın, en son Haydarpaşa Port projesiyle otel yapılması söylentileri üzerine bu olayın baş göstermesi, benim gibi hepinizi düşündürmüştür sanırım. Yangın kasıtlı çıkarılmamış bile olsa, önlem almadan bu işi yapmış olmak ihmallerin en büyüğü. Bu kadar değersiz mi bizim geçmişimiz? Yurt dışında insanlar tarihi mekanları ve eserleri korumaya bu kadar özen gösterirken, bizim satmaya, zarar vermeye bu kadar meyilli olmamız beni cidden endişelendiriyor. Biz bu kadar duyarsızsak, gelecek nesillerden ne bekleyebiliriz ki?


Fazılsay'ın İstanbul Senfonisi Bölüm 5

5- “Haydarpaşa Garı’ndan Anadolu’ya gidenler üzerine”
Bir nevi,Nazım Hikmet’in “Memleketimden insan manzaraları” eserine arka plan müziği gibi.
Gece treni yola koyulur. Tren yolculuğu yapanlar hayaller kurar.
Yolculuk hayallerdir.
Lokanta vagonunda, yeni evli bir çift. Hayallere dalmışlar…
Ötede, aşık bir adam vardır sanki. Dalmış gitmiş. Aşk’tır sezi.
Onları seyrederiz.
Sağımızda deniz, bir gece vakti bir trende…
Vurmasazlardan rayların seslerini duyarız.
Trompetler tren düdüğü seslerini verir…
Bir başka masada dertli bir adam vardır.
Ooo derdi büyük; Kanser? Cenaze?
Tronbon karanlıktan verir onun temasını.
Sonra tekrar diğer masalar. Yeni evli çift,arkalarında aşık adam…
Ray sesleri.
Ray ritmleri…
Hepsi bir arada, dertli adam, aşık adam, yeni evli çift…

FAZIL SAY

Bir günde İstanbul Gezilir mi?

Evet soruyorum sizlere yedi tepesi de tarih kokan bir kent, bir günde gezilebilir mi?
Merak edenlere hemen söyleyeyim, gezilmiyor! Bayramdan sonraki Cuma günümüzü sürekli ertelediğimiz İstanbul'a ayıralım istedik. Buradan (Kocaeli) çıkarken rotamızı, Eminönü, Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Yemeniciler Çarşısı, Yerebatan Sarnıcı, Miniatürk, Body world sergisi, Taksim/Beyoğlu olarak belirlemiştik. Body world dışındaki bütün duraklara gittik. Çok ama çok eylendik, tek pişmanlığım son günü 17 Aralık 2010 olan Body Word'e gitmeyişimiz.

 Tarihi Hardarpaşa Garı(şimdilerde çatısı yanmış olsa da...)


 Martıların arasından Kız Kulesi


Tarihi Mısır Çarşısında bir dükkan


Kapalı Çarşının kapılarından biri


Kapalı çarşıda bir antikacı

 Kapalı Çarşı

Eminönü'nden Yeretbatan Sarnıc'ına çıkarken bir sokak(binaların renkleri cıvıl cıvıldı)


Yukarıdaki evlerin karşısındaki bahçe duvarını çini ile dekore etmişler süper görünüyordu.

Yerebatan Sarnıc'ından bir kare

 Gülhane Parkında sonbahar yürüyüşü


 Eminönü'ne gidipde balık ekmek yememek olmazdı


ve İstanbul... Gün içerisinde yaşanan stresin, vapurda esen rüzgarla akıp gittiği tarifsiz bir şehir... İstanbul...

28 Kasım 2010 Pazar

Gelincik Soslu Antrikot

Bugün sizlere, pamuk ağızlarda dağılan, hem pratik hem de lezzetli bir tarif sunacağım. Adından da anlaşılacağı üzere tarif benim tarifim:) adını çok düşündüm ama malzemeler çok olduğu için uygun bir isim bulamadım. Bende bu yemeğin ismine kendi takma ismimi vermeye karar verdim. Umarım beğenirsiniz.


Malzemeler:

- 2 adet büyük boy atrikot,
- 3 yemek kaşığı zeytin yağı,
- 2 tatlı kaşığı kekik,
- 1 tatlı kaşığı hardal,
- 2 tatlı kaşığı biberiye,
- 1 diş sarımsak,
- 1 yumurta,
- 1 tatlı kaşığı karabiber,
- 1 çay kaşığı pul biber,
- 2 defne yaprağı,
- 2 yemek kaşığı soya sosu,
- yeterince galeta unu,

Galeta unu ve yumurta harici tüm malzemeler bir kap içerisinde harmanlanır ve (en az)2 saat buzdolabında dinlenmeye alınır. Kızartacağımız zaman yumurta bir kapta çırpılır ve et içerine batırılır, daha sonra üzeri iyice galeta ununa kaplanır. Teflon tava içerisine çok az yağ konularak pişmeye bırakılır. Afiyet olsun.

NOT: Soya sosu tuzlu olduğu için bu et tuz gerektirmiyor fakat etinizin büyüklüğüne göre çok az tuz eklemeniz gerekebilir.

25 Kasım 2010 Perşembe

sizi özledim

Aslında çok zaman oldu yazmayalı. Ama bilin ki mazeretim var. Bayramda malumunuz, bir çoğunuz gibi ben de pek müsait olamadım. Bayramdan sonraki Cumartesi ise, eşimle bir delilik yaptık ve bir günde İstanbul 'u gezmeye kalktık:) sonuç; güzel bir günün ardından kalan yorgunluktu:) birde kaybolan gözlüğüm. Bu günlerde pek iyi göremediğim için, vakit bulupta doktora gidinceye kadar daha az yazacağım. Bir ara İstanbul gezisinin detaylarını da aktaracağım:)

Cesaret

Cesaret ister korkularını kendine itiraf etmek, itiraf edipte korkuları kabullenmek...  Oysa kendi haline bırakmak ne de kolaydır öyle değil mi herşeyi?

Bir Hint masalına göre;

“Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem."

Endişelerimizi  yok sayarsak, gerçekte birşeyimiz yok sanırız, oysa hep içimizdedir. Her hareketimizde, her sözümüzde, her haykırışımzıda hatta her gülümüşüzde beynimizde isyan eder durur.
Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor:

İnsanların çoğu;

Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.

Öyleyse cesaret zamanıJ

14 Kasım 2010 Pazar

Cevizli Baklava


Geçen kurban bayramında eşimin ısrarları sonucunda baklava denemeye karar verdim. Bir gazetenin verdiği ekte Emine Beder'in cevizli baklavasının yapılış süresi 30 dk olarak belirtilmiş. Bende hayatımda hiç baklava yapmamış bir insan olarak kendime 1 saat süre biçtim:) ama nerdeee tam 3 saat sürdü. Birde üstüne üstlük ekte yumurta sayısı belirtilmemiş:)) ama ben azimle internetten aradım buldum ve sonunda ilk baklavamı yaptım. Acemi şansımıdır bilinmez ama gerçekten çok lezzetli oldu. Hepinize iyi bayramlar diliyorum.

MALZEMELER:
  • 1 ÇAY BARDAĞI SIVI YAĞ
  • 3 YUMURTA
  • 1 SU BARDAĞI SÜT
  • 1 ÇORBA KAŞIĞI SİRKE
  • 1 FİSKE TUZ
  • 4 SU BARDAĞI BAKLAVALIK UN
  • 200 gr. CEVİZ (İRİ DÖVÜLMÜŞ)
  • 1,5 PAKET MARGARİN/VEYATERYAĞI
  • 250 gr. NİŞASTA (AÇMAK İÇİN)
  • ŞERBETİ İÇİN
  • 5 SU BARDAĞI ŞEKER
  • 4 SU BARDAĞI SU
  • 1 TATLI KAŞIĞI LİMON SUYU
Yapılışı;
Elenmiş unun ortasını havuz gibi açalım. İçine yumurtaları, sütü, sıvı yağı, sirkeyi, 1 fiske tuzu ekleyip özlü bir hamur yoğuralım. Hamurdan ceviz iriliğinde parçalar koparıp beze yapalım. Üzerlerine nemli bez örterek yarım saat dinlendirelim. Bezeleri nişasta serpilmiş bir zemine koyup üzerlerine nişasta serpelim, mümkün olduğunca ince yufkalar açalım. Hafifçe yağlanmış tepsiye yufkaları 5 yufkada 1 ceviz serperek üst üste serelim. Yufkaları keskin bir bıçak yardımıyla kare dilimler halinde keselim. Yağı eritip 1dk. Kaynatalım. Kaynar haldeki yağı kaşık yardımıyla yufkaların üzerinde gezdirelim. Baklavayı 170 derece ısılı fırında alt ve üst kısmı pembeleşene dek pişirelim.
Şerbeti için;
Şekeri, suyu, limon suyunu 10dk. Kaynatıp ateşten alalım. Baklavayı fırından alıp iyice soğutalım. Üzerine sıcağa yakın ılıklıktaki şerbeti gezdirelim. Baklava, şerbetini emene dek tepsinin üzerine kapatalım.Baklava hamurunun üzerine erittiğimiz yağın tortusunu dökmeyin.
 Afiyet Olsun
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...